25 Aralık 2010 Cumartesi

Yabancı dil öğrenmek üzerine...

Bu yazı birazcık anadili korumak ve yabancı dil öğrenmekle alakalı olacak.

İnsanların anadillerini koruması gerektiğini düşünürüm. Anadili genlere benzetirim. Nasıl ki insanlar türünün devamı için genlerini aktarırsa anadilini de aktarmalıdır. Nitekim zorlama olmazsa aktarırda. Neyse çok uzatmayalım bu kısmı. Uzatanlar yeteri kadar uzatıyor zaten.

Türkçe konuşurken arada bir birden şakayla karışık İngilizce olarak tepki verdiğimi fark ettim. Örneğin arkadaşımdan kalemi istiyorum:
"Hacım şu kalemi versene la... Şşşş kime diyom şu kalemi versene oğlum... Alooo kalemi diyom ver diyom... hey meen giv it to miii!.. "
Bu tepkiyi vermek aslında hoşuma gitmiyor. Neticede Türkçe konuşurken, Türkçe konuşulurken gelen İngilizce tepki ilgi çekiyor! İlgi çekmesi bir yana Türkçe konuşulurken birden İngilizce patlamak beni utandırıyor. Kendimi anadilime ihanet etmiş gibi hissediyorum.

Geçenlerde bu
İngilizce olarak patlamamın sebebini fark ettim. Ben İngilizce'yi yanlış öğrenmişim. İngilizce nasıl yanlış öğrenilir? Anlatayım. Ben İngilizce'yi Türkçe yeni kelime öğrenir gibi öğrendim. Özellikle de eş anlamlı kelime öğrenir gibi. Sanki book Türkçe bir kelimeymiş ve kitabın eş anlamlısıymış gibi. Bilmiyorum belki öyle öğreniliyordur ama bu da dil öğrenenlerin iki dili karıştırmaması için çok dikkatli konuşmalarını gerektiriyor. Dikkatli olmayınca yanlışlarınız başkalarının gözüne batabiliyor. Örnek vermek gerekirse değiştirmek kelimesini çeynç(change) yapmak olarak kullanırsanız hem anlaşılmazsınız hem de göze batarsınız.

Eğer yabancı dili kendi dilimize eş anlamlı kelimeler gibi koyarsak yabancı dilin kuralları ile anadilimizin kuralları karışır. Geçen birinin "yattı balık yan gider" atasözünü "yattı fişing(fish) yan going(go)" şeklinde söylediğini duydum. Yahu ne kadar saçma! Hem Türkçe hem İngilizce kelimeler hemde karışık kurallar!

Bu şekilde öğrenmek iki dile de zarar verir.
Özellikle de bulunduğunuz yerde konuşulan dile daha çok zarar verir. Örneğin Türkiye'de Türkçe İngilizce karışık konuşursanız Türkçe'ye verdiğiniz zarar İngilizce'ye verdiğiniz zararın kat ve kat üstündedir. Türkiye'de Türkçe İngilizce karışık konuşmaya Tarzanca deniyor. Sanki yeni bir dilmiş gibi!

Ben bu mevzuyu daha uzatırım ama ödevlerim var yapılması gereken. Aklıma gelmişken yazayım dedim günceme. İleride belki bu konuya tekrar değinirim. Şimdilik son sözüm "Doğruca öğrenmeyen, öğrendiğinde dili korumasız bırakacak olan, yabancı dil öğrenmesin..."

5 Kasım 2010 Cuma

Eskiden hayat daha mı güzelmiş ne!

Eskiden hayat daha mı güzelmiş ne!

Bugün öylesine bir şeyler düşünürken aklıma bazı hikayeler geldi. Hani padişah kıyafet değiştirip halkın arasına girer dert dinler ama kimse çakmaz falan filan. Bu tür hikayeler. Eski zamanı düşünüyorum da evet padişahın kılık değiştirip halkın arasına sızması çok kolay bir şey. Hani denir ya "Eskiden xxxxx mi vardı canım" diye. Eskiden resim mi vardı canım. Halktan biri nereden bilsin padişahın yüzünü hiç görmemişse. Padişah çıkarır üzerindekileri bir çul giyer çıkar halkın arasına fukara gibi. Halkta onu "yazık fukaradır koruyalım" diye bağrına basar. Ama bir yandan da şikayetlerini bir padişaha söylemektense bir fukaraya söylemeyi tercih ederler. Neden? Çünkü makam sahibi kişilere karşı makamı düşük olan veya hiç olmayanın söz söylemesi zordur. Neyse halk fukara zannettiği padişaha derdini anlatınca padişah elbiseyi değiştirip fukaralıktan padişahlığa terfi edince halkın derdini bilir ve o derde uygun bir
çözüm düşünülüp uygulanabilir.

Gel gelelim zamanımıza. Efendim öyle bir zamandayız ki artık yetkililerin sadece adını değil şeceresini bilir hale geldik. Eskiden padişah huzuruna çıkmadan padişahın yüzünü görüp tanımadıktan sonra padişahın yüzünü dahi bilmez iken şuanda başbakanın suratına karikatür bile çiziliyor. Yani herkes yöneticileri tanıyor.

Şimdi gel gelelim halkın sorunları meselesine: Ne demiştik 2. paragrafta? Padişah fukara gibi giyinip halkın sorununu kendisi kendi öz kulaklarıyla duyuyordu değil mi? Zamanımıza gelelim. Şimdi başbakan(şimdi niye başbakan demeyin! Bilmiyorum niye başbakanı örnek verdiğimi) değiştirse değiştirse ne kadar kılık değiştirebilir ki tanınmamak için? Tiyatrolarda Nejat Uygur aynı anda iki rolü oynayınca biz onun Nejat Uygur olduğunu anlamıyor muyuz? Tabi ki anlıyoruz. O halde başbakan ne kadar zorlarsa zorlasın halk tarafından tanınmayacak hale gelemez! Ne olur bu durumda? Derdi halktan kendi öz kulaklarıyla dinleyemez. Kimden dinler peki dertleri
bu başbakan? Dert yanabildiğimiz yöneticilerden kulaktan kulağa duyar. Hepimiz oynamışızdır kulaktan kulağa oyununu. Ne olur o oyunda? "Ahmet bisiklet sürüyor" diye giren cümle "Ayşe ip atlıyor" olur. Bu durumda halkın derdi nere başbakanın öğrendiği dert nere!

Şimdi anladın mı başlığın neden öyle olduğunu?

19 Eylül 2010 Pazar

444'ler

İlginç bir başlık oldu :D Bu başlıktaki konumuz 444 ile başlayan ve 444 dahil 7 haneli telefon numaraları olan müşteri hizmetleri telefonları ve telesekreterleri(ben onlara bilgisayar bayan diyorum.)

444xxxx şeklinde olan müşteri hizmetleri numaralarının oluşturulmasının amacı hayatı kolaylaştırmaktır üretilen bir çok teknoloji de olduğu gibi. Ne kadar kolaylaştırır? Aldığınız bir hizmet karşılığında size arıza vs durumunda arayabilmeniz için kolay ezberlenebilir bir numara verilir. ilk 3 hane 4 olduğu için son 4 haneyi ezberlerseniz yeter. Hatta o son 4 numarayı da aldığınız hizmetin markasının ismiyle kodlamışlardır zaten. Ezberlemek daha da kolay olmuştur yani.

Gel gelelim nasıl çalışıyor bu 444'ler. 444'lü numarayı sabit bir numaradan(ev-iş) aradığınızda sizi en yakındaki merkezlerine bağlıyorlar. Yani ben Ayaş'tan ararsam beni Ankara merkezine bağlıyorlar. Şimdi ne alaka demeyin! Ben cepten ucuz oluyor diye arayınca
izmirdeki merkeze bağlamışlardı. Oradaki bayan(bilgisayar olmayan :D) bana 444'ün başına şehir kodunu eklemem gerektiğini söylemişti de ancak öylece görebilmiştim işimi. Burada anlatmak istediğim bağlanılan merkezin doğru olması gerektiği. Bu konuya ileri ki bir paragrafta biraz daha değineceğim.

Aradınız 444'lü bir numarayı. Ne çıktı? Bilgisayar bayan(hiç erkek sesine denk gelmedim telesekreterde) size bazı direktiflerde bulunuyor. Yok efendim şunun için buna bunun için şuna falan filan. Eski kafa insan diye tabir edilen kişilerin bu bilgisayar bayana bağırıp düzgün bir insanı bağla bana dedikleri az görülmüş bir şey değildir :D Neyse anlamışsanız bu bilgisayar bayanı uygun bir tuşa basıp ilgili menüye aktarılırsınız. Genelde yine bilgisayar bayan yeni direktiflerde bulunur. Ya işinizi bu direktiflerle halledersiniz ya da canlı kanlı bir insana bağlanırsınız sonunda. Siz bu canlı kanlı insana bağlanana kadar sinirlenmişsinizdir.

Nihayet canlı kanlı bir insana bağlandınız mı? Oh
nihayet dertten anlayacak birine ulaştık. O canlı kanlı insan önce şöyle bir hoş geldiniz konuşması yapar. O konuşma içinde kendini tanıtır ve güvenlik amacıyla sesimizin kaydedildiğini söyler. İyi kaydedilsin bakalım. Eveet derdimizi anlatmaya başlayabiliriz. O insan(bu noktada erkek de bayan da olabiliyor.) sizin şikayetiniz doğrultusunda bazı isteklerde bulunur. Yaparsınız yapamazsınız ama neticede birisiyle karşılıklı konuşuyorsunuzdur. O insan sizin problemi çözdüyse ne âlâ. Çözemediği zaman efendim hata kaydınızı girdim, uygun bir ekip adresinize gelecektir der ve telefon kapatılır.

Ne oldu? Biz derdimizi anlattık, oradaki vatandaş derdimize dair bir hata kaydı açtı. Ayrıca sesimiz de kaydedildi. İleri ki bir günde uygun ekip gelir. Size sorunun ne olduğunu sorarlar. Siz 444'lüye anlattığınızı tek tek uygun ekibe anlatırsınız. Uygun ekip de 444'lünün uygulattığı prosedürü uygulatır. Yani dert 2. kez baştan alınır. Uygun ekip problemi çözebilir veya bazen uygun ekip uygun gelmemiş olur ve
sizin problemi başka bir uygun ekibe aktarır. O da malum prosedürü uygulatır ve 3. kez baştan anlatılmış olur. Bu uygun ekip uygun malzemeyi getirene kadar ya da siz kafayı sıyırıp birilerine küfredene kadar devam eder.

Peki şimdi ne oldu? 444'lüye anlattık, uygun ekibe anlattık, anlattık da anlattık anlayacağınız. Benim en çok sinir olduğum nokta şurası: 444'lü sesimizi kaydetti mi? Kaydetti. 444'lü ilgili prosedürü uygulattı mı? Uygulattı. A be 444'lü şu ses kaydını ilgili ekibe yolla da dinleyip gelsinler be canım. Bana 50 kere olayı anlattırmanın mantığı ne? Zaman kaybından başka bir şey değil! Problem çözüldü mü? Belki de çözüldü ama gel gör ki tüm bu işlemler uygulanana kadar siz sinirden köpürdünüz. Oldu mu şimdi? Olmadı.

Şimdi önceki bir paragrafta belirttiğim konuya döneyim. Burada birazcık Elektrik Kurumunun adını kullanacağım kusura bakmasınlar. Elektrik kurumu da bu merkezli müşteri hizmetleri sisteme geçenlerden. Eskiden elektriğimiz kesilince en yakın Elektrik
kurumunun numarası rehberden bulunup, aranıp problem anlatılırdı. Onlar da hemencecik problemin ne olduğunu anlar ve gerekli prosedürü uygulayıp problemi çözerlerdi. Eskiyi bırakıp yeniye geçelim. İlgili numarayı aradığımda merkezdeki sisteme bağlanıyoruz, oradan problemi anlatıyoruz. Anlattığımız kişi hmm huum diyerek dinliyor bazı sorular soruyor siz de cevaplıyorsunuz falan. Tabi yine sesiniz kaydediliyor. Sonra ilgili yerdeki ekibi yönlendireceğiz diyor. İlgili ekip eskiden aradığınız ekip zaten :D Ekip bilgilendirilmeden yollandığı için olayı birde onlara anlatıyorsunuz falan. Siz anlatınca ilgili ekip önceden alışık olduğu için şıp diye kapıyor konuyu. İlgili prosedürü uygulayıveriyor. Tabi bilgilendirilmeden geldikleri için onlar da eksik veya fazla gelmiş olabiliyorlar :D

Konuyu bağlarsak neymiş bu 444'lerin iyi yanı? Kolay ezberlenmesi ve kolay ulaşılması. Peki neymiş kötü yanı? Kurumun kendi içindeki koordinasyonsuzluğu ortaya çıkarması. Bunun da kurumu değil sizi sıkması. Fazla
uzatmaya gerek yok. :D

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Bilim adamı mı bilim insanı mı?

Bugün aklıma bu geldi nereden geldiyse. Geçtiğimiz dönem Biyoloji ve Teknoloji isimli derste bilim adamı mı bilim insanı mı demişti hocamız. Ben bilim adamı diye baskılamıştım ama sınıf geneli ve hoca bilim insanında diretince yalnız başıma pek bir şey ifade edemeyeceğimi anlayıp susmuştum. O olay aklıma geldi ve kendimce neden bilim insanı değil de bilim adamını denmesi gerektiğini, neden bilim adamı denmesini savunduğumu düşündüm. Bir hikaye ile anlatmak istiyorum neden bilim adamında direttiğimi göstermek için(hikayeyi tam hatırlayamıyorum biraz değiştirebilirim):

Bir çocuk ufak bir hata yapmış ve babası bunu görüp oğlunu "adam ol oğlum adam ol" diye azarlamış. Çocuk bunu öyle içerlemiş ki büyük adam olacağına dair kendine söz vermiş. Çalışmış, yatılı okullarda kalmış ve nihayet kaymakam olarak kendi yöresinde göreve başlamış. Hani çocuğun içinde yankılanan "adam ol oğlum adam ol" sözü vardı ya işte onun dürtmesiyle şoförünü
yanına çağırmış. Şoföre "Falanca köyde benim garip bir anam babam vardır. Babamı buraya getirebilir misin?" demiş. Şoför kaymakamın emrini yerine getirmiş. Babası getirilmiş odasına. Oğul babasının elini öpüp başına koymuş. "Baba, hatırlıyor musun? Bana ben daha çocukken adam ol oğlum adam ol diye kızmıştın" demiş. Babası şöyle bir oğlunu ve bulunduğu yeri süzüp "Hatırladım oğul" demiş. Oğul "İşte baba adam oldum makam sahibiyim" demiş. Babası yorgun argın, yeni yoldan gelmiş bir halde "Olmadı oğul olmadı. Sen makam sahibi olmuşsun ama adam olmamışsın. Adam dediğin erdemli olur babasını ayağına getirtmez babasının ayağına varır" demiş ve çekmiş gitmiş.

İşte bu tam olarak hatırlayamadığım hikayede "adam" kavramının "erkek" ile özdeş olmayan bir manasıyla karşılaşıyoruz. Adam kavramı erdemli kişilere verilen bir ünvan. Yani Adam kelimesi erkek olan (hz)adem'den değil erdemli olan (hz)adem'den geliyor. Bende "Bilim adamı" dendiğinde erdem sahibi bilim ile uğraşan insanı anlıyorum. Bilim
insanı tamamen bilim yapan kişilerin cinsiyeti olmaz demek için oluşturulmuştur. Ama bilim insanı demekle erdemli bilim ile uğraşan insanı anlamayız.

Sizler bilimle uğraşan herkesi adam mı sanıyorsunuz? Korkarım yanılıyorsunuz. Bu dünyada iyi insanlar kadar kötü insanlarda var. Ve kötü insanlar da bilimle uğraşıyorlar. Peki kötü niyetli birinden erdemli olmasını bekleyebilir misiniz? Kim bekleyebilir ki? Bilimle uğraşan herkes bilim adamı değildir işte bu yüzden. İşte bu yüzden bilim insanı değildir, bilim adamıdır...

24 Haziran 2010 Perşembe

Hırsızın hiç mi suçu yok?

Sorular soruyorum içinde "neden"ler geçen.

Neden bir olay gerçekleştiğinde bir kişi, bir grup, bir kurum veya bir x değişkeni suçlanır? Neden suçlananın bir diye ortacı(sıfatı) olur. Neden suçlu tekildir?

Bu soruları neden soruyorum? Çünkü etrafımda bir şeylerin hep birilerinin üzerine yıkıldığını görüyorum. Olay iyi de olsa kötü de olsa, x kişisi veya grubu neyse işte, yapana inatla baskı yapıldığını fark ediyorum. Neden olayları hep "bir" ortaçlı değişkenlere atıyoruz.

Aklıma bir fıkra geldi.

Bir gün Nasreddin Hoca’nın eşeği çalınmış. Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış.
Birisi:
- Hocam niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?
Bir başkası:
- Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor?
Bir diğeri de:
- Hocam kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep
yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nereden baksan dökülüyor.
Hoca kızmış!
- Yahu, demiş, iyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok!

Fıkrada olduğu gibi nedense hep "bir" ortaçlı değişkenlere yükleniyor suç. Benim düşünceme göre ortada bir suç varsa suçlu "bir" ortaçlı bir değişken değildir. Suç aslında herkesindir. Evet suçlu olan herkesdir. Ne alaka yahu? Diyelim ki bir çocuk daha yeni yürümeyi ve konuşmayı sökmüş olsun. Eline de top vermiş ol evdeyken. Çocuk oynarken vazo kırılsın. Böyle bir durum olduğunda ilk dayak yiyecek olan genellikle çocuktur. Gel gör ki çocuk vazoyu kırmadan onun değerini öğrenemez bu bir. İkincisi evde madem bir çocuk var, (değerliyse) vazonun orada ne işi var? Üçüncüsü madem evde kırılası eşyalar var topu niye veriyorsun yeni yürümeyi sökmüş çocuğa? Bu işi topu yapandan muhtemelen plastik olan topun yüzünden plastiği icat edenlere kadar götürebiliriz. Bu durumda suçlu olan ne çocuktur, ne topu verendir,
ne vazoyu koyandır ne de topu yapandır. Burada suçlu herkesdir. O yüzden çocuk boşuna dayak yemiştir :D

İşte bir olay olduğunda bu açıdan bakarım / bakmaya çalışırım. Hani beni bazı olaylarda tepkisiz görürsünüz ya işte tam olarak bu açıdan bakıyorumdur o zamanlarda. O yüzden sus pus olmuşumdur. İşte o zamanlarda suçluyu aramıyorumdur. O zamanlarda suçun oluşma sebebini düşünüyorumdur sadece. Suçluyu değil :D

8 Haziran 2010 Salı

Kardeşimin mezuniyet şeysi

Bugün gayet hoş bir gün geçirdim. Anlatma isteği geldi içime :D

Bugün mezun olduğum lisede mezuniyet töreni(kep atacaklarmış) vardı ve mezun olanlar arasında kardeşim de vardı. Normal şartlar altında liseyi sevmiyorum. İçinde sevdiğim öğretmenlerim olmasa liseyi unuturdum bile!

Her neyse bu sabah annemin beni 10.20'de uyandırması itibariyle 10.30'da kalkan servise yetişmek için çabucak giyinip çıktık evden(erkek olmanın güzel yanı: hazırlanmanız çok zamanınızı almaz). Liseye vardık ve şenliğin şenliğinde kaybolmaya başladık. Herkes birbirinin fotoğrafını
çekiyor falan :D Bense yavaş yavaş öğretmenlerimi görmeye çalışıyorum.

İlk olarak İhsan hoca(Fizik + Müdür Yardımcısı) yanımdan geçiyor ve görüşürüz daha diyordu. Daha sonra Hasan hoca(Tarih + Süper bir rehberlikçi :D) ile biraz sohbet ediyoruz. Kendisi ayaşlı olduğu için bulunduğu lisedeki öğrencilere gaz verip doğru yolda ilerlemelerini sağlayan bir öğretmendir. Sonra Banu hocayı(Kimya) görüyorum. Lise 1'de kimya dersimize girmişti kendisi. İlk başlarda beni çok sevse de mol kavramını kavramakta zorlandığım için bana kızardı. Mol'ün ne olduğunu anladım da arada akb falan filan karışıyor hâlâ :D Lisede en iyi anlaştığım Mehmet hocayı(Kimya + Son sınıfta sınıf öğretmenimizdi) görüyorum. Yaşı bize en yakın olan öğretmendir kendisi. Belki de budur aramızı iyi yapan :D Arada deneyler yapardık. Sis bombası yapmıştık. Bizden sonra sisi 19 mayıs'ta bir gösteride kullanmışlar :D

Sonra Serhat hocayı(Biyoloji + 2. sınıfta sınıf öğretmenimizdi + Güzel satranç oynar) gördüm. Biyolojiyi öyle
güzel anlatır ki anlamamak elde değil :D Özellikle derslerde "Neden" sorularıyla bilinir. Bir soru sorar, cevaplarsın, "Neden" der, açıklarsın, tatmin olana kadar "Neden" sorusunu yöneltebilir :D Onla epey sohbet ettik. Benim fen bilgisi öğretmenliğini okuduğuma az da olsa üzüldü. Tahir(Üst sınıftan bir vatandaş + Fen bilgisi öğretmenliği mezunu) katıldı sohbete. Benim fen bilgisi öğretmenliğinde okuduğumu duyunca "Hemen bırak okumayı" dedi :D "Okuyup da ne yapacaksın ki" dedi. Kendini örnek verdi ben atanamadım diyerek.

Neyse biz sohbet ederken şenlikte şenleniyordu herkes. Gitaristler gitar dinletisi yapıyorlardı falan. Seymenler şahane bir şekilde oynadılar. Sazlı sözlü eğlenceler falan derken güneş tepeden pişirmeye başlamıştı iyice. Boş kalmış gölgeli bir bölge arayışıyla boş boş dolanıyorken Öznur'a(bizim yabancı dil bölümünden) rastladım. Onun da kardeşi mezun olanlardanmış :D Ona sordum hangi hocaları gördün diye. O da benim gördüklerimi saydı. Sonra yahu bir buluşma ayarlasana facebook
ile tüm sınıftakileri topla dedi. Ben de yok dedim ben o işe bakmam dedim. Benim yaptığım planlar genelde tutmuyor dedim. Ama ayarlarsanız gelmeye çalışırım dedim.

Sonra yine boş boş dolanırken yahu ben Füsun hoca ile Güngör hocayı görmedim dedim kendime. Hadi onları bulayım dedim ve gözlerim arayarak dolanmaya başladım. Füsun hocayı(Coğrafya) gördüm. Bir şeyleri organize etmeye çalışıyordu. Azcık sohbetleşip yanından ayrıldım. Derken baktım karşımda Güngör hoca(Matematik + Soruları zordur :D). Onunla sohbetleşirken çekiliş yapılıyordu. Öğrenciler epeyce hobby satmışlar Güngör hocaya :D Elindeki birkaç numarayı bana verdi bunları da sen kontrol et diye. Elimdekilere bir şey çıkmamıştı henüz. Hocanın gitmesi gerekiyordu verdim geri numaraları. Sonra İhsan hocayı tekrar gördüm. Nasıl gidiyor dersler deyince ben de "Modern fizikten çakıyoruz hocam" dedim. Gülmeye başladı. Fizikçiye fizikten çakıyorum demekte ayrı bir komiklik :D Onunla da biraz sohbetleştikten sonra ben burada teftiş yapıyorum. Yine
görüşürüz dedi ve gitti.

Çekiliş bittikten sonra bir grubun konseri varmış. Biz çekiliş bitince hadi gidelim dedik ve toparlanmaya başladık. Tam okuldan çıkarken Mehmet hoca bana basamaklardaki beheri gösterdi ve "Osman yeni gösteri hazırladık" dedi. Bende beherin içinde ne olduğunu sordum. Bana birkaç bileşik ismi söylemişti ama unuttum. Ama suyla tepkidiğini söylediğini hatırlıyorum. Suyu damlattığımızda tepkime başlıyor deyince "Sodyum mu koydunuz hocam" diyesim geldi :D "Gösteriyi kaçıracağım hocam, gidiyorum" dedim.

Yorgun argın eve gelebildik saat 2'ye doğru. Kahvaltı yaptık 2'de :D Buradan sonrasının mezuniyet şeysiyle pek alakası yok sanırım :D Başlığa uyalım ve yazıya noktayı koyalım(nokta ->).

4 Nisan 2010 Pazar

Korku da neyin nesi?

Sanırım hiç cesur değilim. Korkuyorum birçok şeyden. Çalışmaktan korkuyorum örneğin. Ne kadar garip değil mi? İnsan neden korkar ki? (Sorgu moduna girdim.) Korku nedir?

İşte böyle bir duygu haline girdim şuanda. Küçüklüğümden beri güçsüz bir karakteri oynuyorum. Evet fiziksel olarak gerçekten güçlü değilim. Güç kavramına girdik şimdi de. Bir gücüm var. Evet var ama az veya gizli. İlköğretim yıllarını düşünüyorum da sınıfta beni dövemeyecek kimse yoktu sanırım. Hatırlıyorum da bazı kızlar benden daha güçlüydü. Nedense hiç fiziksel olarak güçlenmeyi düşünmedim. Var olduğunu düşündüğüm gücümü akıl yürütmekte kullanırdım. Sınıfta başarılı elemanların arasındaydım. Fiziksel güç olarak değil. Notlar falan filan olarak. Testlerde çok başarılı olsam da yazılı sınavlarda o kadar başarılı değildim. İlçede derece yapabiliyordum test sınavlarında ama iş yazılı sınavlara gelince o kadar başarılı değilim işte.

Osman çalışkan(!) bir öğrenciydi.
Ünlem işaretini neden koydum? Çünkü ben hiç çalışmazdım. Tembeldim aslında. Verilen ödevleri yapmazdım. Öğretmenin kızacağını bile bile ödevlerimi yapmazdım. Düşünüyorum da ben bu ödevleri yapmadığımı hatırlıyorum. Peki onca boş zamanda ne yapardım? İşte bu sorunun cevabını hatırlayamıyorum. Peki nasıl oluyor da başarılı bir öğrenci olabiliyordum? Aslında buna verebileceğim garip bir cevabım var. Hani derler ya dersi derste dinleyin diye. Sanırım ben öyle yapıyordum. Dersi derste dinliyordum. <- Burada geçmiş zaman eki kullandım. Çünkü artık dersi derste dinlemediğimi düşünüyorum. İşte bu yüzden olsa gerek artık eskisi kadar çalışkan(!) değilim. Yine ünlem kullandım. Eskiden de çalışkan değildin demek istiyor o ünlem işareti.

Ne demiştik? Korkağın tekiyim demiştim değil mi? Çalışmaktan korkuyorum. Bunun sebebi tembelliğim olabilir. Veya tembelliğimin sebebi korkum olabilir. Çalışmaktan korkulur mu? Aslında korkulan çalışmak değildir. Çalışmaya rağmen başaramamaktır. Başaramazsanız boşuna
çalıştığınızı düşünürsünüz. Ama çalışmazsanız ve başarısız olursanız "Zaten çalışmamıştım" diye içinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Çalışmadan başarırsanız -ki öyle bir şey olmuşsa ya iş kolaydır ya da ortamda bir terslik vardır.- kibirlenirsiniz "Herkes çalışıp geldi ben çalışmadan geldim. Ben bunlardan zekiyim" gibi. Kibir insanı köreltmekten başka bir işe yaramaz. 4 ihtimal vardı. Çalışıp başaramamak, çalışmayıp başaramamak, çalışmayıp başarmak(ki en tehlikelisi), çalışıp başarmak. Sadece sonuncuya yorum yapmadım değil mi? Şimdi onu yorumlayalım. Çalışır ve başarırsanız gerçekten hak etmişsinizdir. Çalıştım ve başardım dersiniz. Böyle bir başarının ardından alırsınız gerçek başarmanın tadını. İçinizden ağlamak gelir. İşte başarmak budur.

Korkmaktan girdik başarmaktan çıktık. Demek ki korktuğumuz şey çalışmak değilmiş. Korktuğumuz şey başaramamakmış. İşte bu korku yüzünden çalışmak istemeyiz. 2. ihtimal(çalışmayıp başaramamak) için çalışmak istemeyiz. Nefsimizi rahatlatacak bir bahanedir 2.
ihtimal. 2. ihtimalin diğer ismi pes etmektir. Çalışmak zor gelir. Başarma ihtimaliniz çalışmanıza bağlıdır. Nefsiniz her zaman en kolay yolu tercih eder. Pes etmeye zorlar sizi. Nefis başardığı zaman alacağı tadın pes ettiğinde alacağı tattan kat kat güzel olduğunu bilmez. Güzel bir tat almak istiyorsanız çalışın. <- Burada emir kipi mi var? :P Evet burada emir kipi var. Aslında şart ve emir var. Emir vermek kolaydır. Önemli olan emri doğru yere vermek ve emre uymaktır. İşte bu emri nefsinize verirseniz nefsiniz mırın kırın edecektir. Bu emri nefsinize duyurmayın bile. Bu emri kendinize verin. Emir kendinize olursa nefiste emre uyacaktır. Ama nefis sürekli sizi caydırmaya çalışacaktır. İşte burada da sabır devreye girer. Emrinize uymanız için sabredeceksiniz. Bakın burada kendi kendini kontrol etmeyi gördük :D

Sanırım ben iyi dolmuştum. Aklımdakileri döktüm ya rahatladım. Şimdi gidip mis gibi bir uyku çekip yarına insan gibi uyanabilirim. Buraya kadar okumuşsanız sizi tebrik ederim. Değerli
vaktinizi benim yüreğimden gelenlere ayırdığınız için teşekkür ederim.